x

Dünyayı Kuşatan Yüreğin Anısına

Ömer LEKESİZ

Bahattince Bir Ufuk

Merhum Bahattin Yıldız’la, 1982 yılının son aylarında Mavera dergisindeki bir toplantıda tanıştık. 

Toplantı, genç yazarlarının Mavera dergisinin rutinleşmesinden, siyasi olaylara karşı tepkisizliğinden ve muhtevasının zayıflamasından müşteki olmaları ve bunu her ortamda sıkça dile getirmeleri üzerine düzenlenmiş; İstanbul, Erzurum, Eskişehir ve Diyarbakır’da ikamet eden yazarlarının da katılımıyla, Rasim Özdenören’in moderatörlüğünde gerçekleştirilmişti. 

Merhum Erdem Bayazıt, bir çekim ekibiyle birlikte yaptığı Afganistan gezisinden yeni dönmüş ve bilahare “İpek Yolu’ndan Afganistan’a” başlığı altında kitaplaşacak olan gezi notlarını Mavera’da yayımlamaya başlamıştı.
Öte yandan, Rusların Afganistan’ı işgaline karşı başlatılan cihadın en hararetli  günlerindeydik ve Afganistan’a dair her bilgi, her yaklaşım, her kanaat, her bakış açısı, mevcudundan çok çok fazla büyütülmüş olarak bizim gündemimizde başköşeye oturuyordu. 

Erdem Bayazıt’ın Mavera’daki mezkur yazılarından birinde, Afganistan yolculuğundaki bir mola esnasında, biraz da memleket hasretiyle yenilen sucukları detaylıca anlatmış olması, benim, cihadı gıdasız yürütülen bir eylem ve sucuğu cihadın önüne alınmış bir nesne gibi zannedişimden kaynaklanan cehaletimle, çok tepkili bir ifademin öznesine dönüşüverdi. Erdem Bayazıt konuya açıklık getirmek istedi ama Rasim Ödenören ona izin vermedi; zira gençlerin konuştuğu her ortamda Özdenören onları hem dikkatlice dinler, hem de ağabeyler tarafından susturmalarına asla rıza göstermezdi. 

Benim eleştirilerimin merhum Bahattin Yıldız başta olmak üzere birkaç arkadaş tarafından desteklenmesi ise, bugünden baktığımda benim çok basit gibi görünen ilgili sözlerimi daha radikal bir tona büründürmekle kalmadı, dergi için yapıla gelen siyasetsizlik yakınmalarının belgesine dönüşüverdi. 

Toplantıya verilen kısa bir arada Bahattin yanıma gelerek, o nevi şahsına münhasır biraz sessiz ama ton olarak son derece dolgun hitabıyla “Yahu kardeşim, siz bunca zaman neredeydiniz, biz niye tanışmadık, bu kimin ayıbı?” deyiverdi. 

Yukarıda da belirttiğim gibi, konu gerçekten önemli değildi, hatta Erdem Bayazıt cihetinden baktığımızda çok da kırıcıydı belki. Ancak konunun cihat esasında yüklendiği hassasiyeti ve akabinde Bahattin’in onun sayesinde benimle diyaloga geçişini şimdi birlikte düşündüğümde, bundan büyük bir hayrın doğduğuna inanıyorum. 

En kısa ifadesiyle bu hayrın adı: Bahattince bir ufkun tezahürüydü! 

Bahattince bir ufuk ne demek?

Kelimelerim elverdiğince anlatayım: Bahattin’le akranız; birbirlerine benzeyen İmam-Hatiplerde, yine zihniyetleri birbirlerine benzeyen hocalarının tedrisatından yaklaşık aynı yıllarda geçtik. 

Hocalarımız bizleri, her şeyden önce “din elden gitmesin”, “ölenlerimiz cenaze namazından yoksun kalmasın” kaygısıyla yetiştirdiler. Eğitilme maksadımız imamlıkla sınırlı tutulduğu için üniversite kapıları, daha baştan kapatılmıştı yüzümüze; ve daha baştan İmam-Hatipte okumuş olmakla gericiliği hak ederek çağdaş olmayı reddetmiş ikinci sınıf vatandaşlığın adaylarıydık. Her yaştan, on yılda yetiştirilmiş on beş milyon gençten biri değildik kısacası. 
İşte asıl Bahattince ufka dair ilk sorgumuz buradan başlıyordu: Biz kimdik?

Anadoluluyduk elbette; kıraç toprakları tırnaklarıyla rahmete uygun hale getirmeye çalışan kara kasketli adamların, bürgüsünü yaşmak eylemiş elleri nasırlı anaların çocuklarıydık. Dedelerimizin, ninelerimizin dillerinden mırıltıyla, tedirgince, korkulu bir ürkeklikle dökülen, devletçe “sakıncalı dualarla” büyümüştük. Ufkumuz, okumak için gittiğimiz taşra şehirleriyle sınırlı, sözüm ona kaderimiz doğduğumuz bozkırların iklimine ayarlıydı. Bu kuşatılmışlık, bizden öncekilere “mücbir sebeplerle” makul gelmiş olabilirdi belki ama ’80 kuşağına mensup olan bizlere makul gelmiyordu artık. 

Afganistan’ın 1979’un Aralık ayında Ruslarca işgal edilmesi, bizlere makul gelmeyenin çok da belirgin olmayan hatta meşkuk olan sebeplerinin deyim yerindeyse bir hurçtan dökülürcesine ortaya serilmesini beraberinde getirdi: 
Ulusal Savaşa çıkan günlerde Sarıkamış faciasından, Kars’ın işgalinden ibaret olarak bizlere okulda silik bir anı gibi hatırlatılan Ruslar kimdi? Afganistan nerede ve nasıl bir ülkeydi; Müslümanlıkları bizimki gibi miydi? Ruslar hangi hakla Müslümanlara ait bir ülkeyi işgal etmişlerdi? Rus işgalini durdurabilme gücüne  sahip tek ülke olduğu söylenen Amerika, onları neden durdursundu? İran, hazır İslam devrimini de başarmışken işgal altındaki Müslümanları korumak için neden Rusya’ya savaş aç(a)mıyordu? Mekke’nin, Medine’nin, Bağdat’ın sahipleri neden bu işgale karşı çıkmıyorlardı?

Evet, yukarıda zikrettiğim uyanışımıza neden olan sebeplerin ortaya serilmesi, aynı zamanda bu vb. soruların da salkım saçak açılmasına hizmet etti. 

Sorularımız çok fazlaydı çünkü zihnimiz her yeni cevapla birlikte yeniden bir karışıklığa uğruyordu. Örneğin Afganistan’da cihadı başlatan liderlerden biri, “biz savaşmak için yola çıkmadık, cihadın şartları oluştuğu için kıyama başladık” diyerek gençliğimizin masum ve hasbi gönüllerini anında fethederken, bir diğer lider neden onun önünü kesmeye uğraşıyor ve bu uğurda kendi kardeşlerini katletmekten utanmıyordu? İşte bunu anlayamıyorduk!

Dolayısıyla, Bahattince bir ufkun keşfini ilk başlatandı sorularımız, sorgularımız, kafa karışıklığımız ve anlam arayışımız… 

…Ve Bahattin malum soruların doğduğu merkeze ilk huruç eden ilk serdengeçti olması bakımından, bizleri de birebir etkileyen Bahattince bir ufkun sahibi olmakla kalmadı, onu aklının parlaklığı, basiretinin açıklığı, idrakinin yüksekliği, Ali cesareti ve Ömer ferasetiyle ilk temsil edenimiz oldu. 

Bugünden geriye dönüp, kırık yıllık geçmişe arz ettiğim paradigmadan baktığımda görebildiğim şudur: 

O Bahattince bir ufuk sayesinde, mülkümüzün Anadolu’dan ibaret olmadığını öğrendik. 

Müşrik güçler tarafından, onlarca satın alınmış Müslümanların da kahredici desteğiyle,  büyük coğrafyaya hükmeden, Babürler, Safeviler ve Osmanlı adlarını taşıyan üç büyük devletimizin yüz elli yıl gibi kısa bir sürede peş peşe nasıl yıkıldıklarını öğrendik. 

Devletlerimiz yıkılınca, imamesi kırılmış bir tespihin taneleri gibi dağıldığımızı, güçten ve iktidardan yoksun kaldığımızı öğrendik. 

Daha da gerilere giderek binlerce Müslümanın asıl adı Endülüs olan İberya’da Hristiyanlar tarafından katledildiklerini, diri diri yakıldıklarını ve bu yüzden Batı ile olan hesap defterimizin halen açık olduğunu öğrendik. 

Müslümanlara özgürlük avuntusuyla Pakistan’da bir devlet kurdurulup, nüfusça oradakilerden üç misli daha fazla olan Hint kıtası Müslümanlarının paganların insafına muhtaç hale getirildiklerini öğrendik. 

Bosna’nın, Kudüs’ün maruz kaldığı zulmü gördük İsrail’i, İngiltereyi’i, Amerika’yı, Rusya’yı, Fransa’yı ve bunların seçtikleri, korudukları satılmış Arap valilerini tanıdık.

Kısaca küfrün tek bir millet ve onların tek düşmanın da Müslümanlar olduğunu, yitik coğrafyamızı bizzat görerek, tarihimizi doğru kaynaklardan okuyarak, tecavüze uğrayan dilimizi İslam yazısına ve diline yeniden aşina kılarak, “Müslümanlar kardeştir” emrinin künhüne vakıf olarak öğrendik. 

Bunların tamamı ve daha fazlası yepyeni bir şuurun kuşanılmasıyla ve seherin sihrine tabi bir ufkun açılmasıyla mümkün oldu. 

Bahattin bizzat eylem halinde bunları öğrenenlerimizin ilkiydi. Akiflerimiz, Emrelerimiz, Yusuflarımız, İhsanlarımız, Faruklarımız… onun izlerini sürerek, yitik hafızanın kodlarına erişmeyi murat edebilmişlerdi.

Bahattin başta olmak üzere, kendileri için takdir edilen bilginin, imanın, şuurun, gücün ve nebevi emanetin hakkını vererek öteye geçenlere ne mutlu!

Bahattince bir ufkun bayrağını devralanlara ve onu geleceğe taşıyacak olanlara ne mutlu!

Ömer LEKESİZ

Bu yazı bahattinyildiz.com için kaleme alınmıştır. Yayın tarihi: 05.02.2021

Ferman Karaçam

Yıldızlar Göğün Süsüdür

Emin BATUR

Bahattin Abi ile Ankara-İstanbul Seyahati

Ömer LEKESİZ

Bahattince Bir Ufuk

Selahaddin Eş ÇAKIRGİL

Bahauddin (Bahaddin) YILDIZ'ın, bir 'gönül eri'nin ardından

Arif ALTUNBAŞ

Aydınlık Savaşçıları

Ziyaretçi Defteri
Yükleniyor
Yükleniyor...