x

Dünyayı Kuşatan Yüreğin Anısına

Selahaddin Eş ÇAKIRGİL

17 Mayıs 2010, günortası, Almanya- Köln’de, bir arkadaşla sohbet ederken, bir taraftan da TRT ekranına düşen bir habere bakıyorum: "Afganistan’da kuzeydoğu’daki Kunduz şehrinden  başkent Kabil’e gelen bir uçak, bir dağa çarparak düştü, yolcular arasında 3 de Türk var.." 

Zihnime bir şeyler takılıyor.. Avrupa hava alanlarına inmesine izin verilmeyen demode Rus uçakları ile yapılan uçuşların risk yüksekliğini düşünüyorum.. 
Bu arada, kaç yolcunun olduğunun açıklanmayıp, yolcular arasında sadece 3 de Türk yolcunun olmasına vurgu yapılmasındaki haber sunumundaki yanlışlığa deniyoruz.. Bu arada, Bahauddin’in de o günlerde Afganistan’da, üstelik Kunduz’da olduğunu bildiğimden, aklıma o da geldi; ama, nedense onun o uçakta olabileceği gibi bir ihtimal aklımın kenarından bile geçmemişti. 
Sonraki haberlerde, uçakta birkaç tane de Amerika vatandaşının bulunduğu ve uçaktaki 43 yolcudan hiç kurtulan olmadığı açıklanıyordu.

*

Ve yarım saat geçmemişti ki, önce Essen şehrinde ikamet etmekte olan Av. Hüsnü Yazgan ve sonra diğer dostlardan telefonlar gelmeye başladı.. O düşen uçaktaki yolculardan ikisi, İHH elemanı ve gönüllüsü olarak Afganistan’da bulunan Bahaddin Yıldız ve Faruk Aktaş idiler..

Ve muhtemel en ağır ihtimalin gerçekleşmiş olabileceğinin düşünülmesi gerekiyordu..
(Burada bilhassa ve doğru şekilde Bahauddin telaffuzunu tekrarlıyorum. Çünkü, Bahaddin kardeşimiz, Afganistan’da Bahauddin /(yani, Dinin bahası, değeri) olarak bilinirdi. Ve, Türkiye’de genelde kullanılan ‘Bahaddin’in bir mânâsı yoktu.) 
Bahauddin’in refikası Emine ablamız, Dortmund-  Diyanet’te hanımlara dersler vermek üzere vazifeli olduğunda, Bahaddin de sık sık gelir-giderdi..

*

Şimdi bu uçak kazasından aile haberdar olmuş muydu, olmadıysa haberi nasıl vermeliydik? Bunu aramızda müzakere ettik ve Köln şehrinden iki arkadaşla 100 km. kadar uzaktaki Dortmund- Herten’e doğru yola çıktık. Oraya vardığımızda anlaşıldı ki, Bahaddin’in ailesinin haberi yoktu.. Haberleri izlememişlerdi.. 
Ama,  müslüman hanımların, gruplar halinde Bahauddin’in refikasının bulunduğu mescidin yanında toplanmaya başlamışlardı.. Emine ablamız, bu birikmeden de hemen bir şeylerin olduğunu anlamış.. Bir Müslüman hassasiyetiyle karşılaşmıştı, bu haberi..  11 yaşındaki kızı Fâtıma Reyyân’dan ise, ‘Bugün burası niye böyle kalabalık?’ diyerek bir şeyleri anlamaya çalışıyordu.. Daha büyük olan kızı Meryem ise okuldan dönüşünde, mescidin yanında olan lojmanın önündeki kalabalığı görür görmez, bir şeylerin olduğunu hemen anlamıştı.. 

*

Bahaddin (Bahauddin) Yıldız’ı ilk kez 1980’lerde, o dönemin ‘Akıncılar’ının en hareketli, cevvâl isimlerinden birisi olarak tanımıştım.
Sivaslıydı, Erzurum’da yüksek tahsilini yapıyordu ve orada evlenmişti.. Hayat arkadaşı da kendisi gibi, en temiz ideallerin has öncülerindendi ve kendilerine seçtikleri bu kutlu hayat çizgisi boyunca her türlü fedakarlığı taa baştan kabullenmişlerdi..

Bahauddin’in ailesi, İzmir’de ikamet ediyordu  ve kendisi de İzmir Akıncıları’nın sorumlusuydu, asıl karargâhını İzmir’de kurmuştu denilebilir.. (Bahaddin’in anlattığı ilginç bir konu da vardır: Bir gün, İzmir’e bir ‘müslüman yazar’  gelmişti, onu misafir ediyorlardı.. Ama o kişinin yanında, İslamî örtüye riayet etmeyen bir hanım vardı.. Akıncı gençlerimiz, onun, ‘ağabey’lerinin bir yabancı misafiri olduğunu düşünmüşlerdi, ama, sonra, onun ‘yenge’leri olduğunu anlayınca, hayretlerini gizleyememişlerdi.. O ‘müslüman yazar’ kişi de, durumunu, ‘Biz hüznümüzü kalbimize gömmüşüzdür..’ diye anlatmıştı.. Bahauddin, benzer tablolarla karşılaştığımızda, ‘Bu da, hüznünü kalbine gömmüşlerden..’ diye anlatırdı, durumu..)

*
**

1980 sonrasında.. İran- Afganistan, Pakistan, Keşmir ve diğer yerler.. Ve daha sonra, Filistin- Bosna ve diğer yerler bu cümleden.. Bir 40 yıl, hep dolu-dolu geçmişti.. (12 Eylûl 1980 Askerî Darbesi’nden sonraki sıkıntılı günlerde, Bahauddin, Mahmûd Osmanoğlu ve  bir de Osman idi galiba; İran sınırından, neredeyse askerlere yakalanmak üzereyken kaçak olarak İran’a girmişler. İran tarafına geçince, ‘Ohh, nihayet, kurtulduk..’ diye eli silahlı bazı kişileri görünce, İslam İnkılabının askerleri diye kucaklaşmışlar.. Ama, adamlar, meğer komünist bir grubun silahlı elemanı imişler.. Onlar bu arkadaşları birkaç gün nezarete atmışlar.. ‘Siz İran’a, mollalara destek destek olmaya geldiniz..’ diye suçlamışlar.. Onlar da, bakmışlar ki, tuzağa düşmüşler, Afganistan’a gidiyoruz deseler, orada da komünistlere karşı savaşacakları düşüncesiyle yine bırakılmayacaklar;  ‘Yok, biz Pakistan’a, okumaya gidiyoruz..’ diye inandırıp  kurtulmuşlar.. 
Tahran’da buluştuk.. Bu maceradan kurtulmalarının memnuniyeti içindeydiler tabiatiyle..)

*

Afganistan’da uzun yıllar boyu kalmış, mücadelelere bizzat da katılmış ve ağır şekilde yaralanmıştı da...

O mücadele günlerine aid ve Abdulhamîd Muhacir imzasıyla ve sonra da kendi adıyla yazdığı eserleri ve makaleleri ile, genç müslüman nesillere çok şeyler veriyordu..

Daha sonraki yıllarda da Afganistan baş ilgi odağı olmaya hep devam etmişti, ama, o, bir zamâne Evliya Çelebisi gibi, bir çağdaş gezginci  idi.. Hele de her nerede bir cihad eylemi, bir mazlum halk hareketi varsa ve hattâ müslüman olmayan mustaz’af halklarla da ilgilenmeye, onlarla dayanışma içinde olmaya can attı..

Bahauddin,  bir inanç, eylem, samimiyet ve heyecan adamı idi; bir ümmet ve hizmet bayrakçısı idi..

"Ben bir insanın, kendi inanç ve ölçülerime göre, haklı olup olmadığına bakarım; ondan sonra, ona yardımcı olmak için, ardıma bakmam.." diyen bir anlayışla hareket ederdi..

Dış görünüşüyle, oldukça sâde ve ağır beden işçisi bir kimse görünümü verirdi,  (esasen, maişetini inşaat işleriyle meşgul olarak çıkarırdı..) Ama, onunla biraz konuşanlar, o dış görünüşün içindeki yüreğin ve beynin ne kadar hassas ve dikkatli ve rikkatli olduğunu hemen anlarlardı..(Bir gün, Köln’de  Zâkir isimli Muş’lu bir kardeş telefon etti. ‘Âbi, seni almaya geliyorum, bize gideceğiz.. Bazı arkadaşlar da gelecekler..’ dedi.. ‘Beni 2 kişi hesab et, arabanda yer yoksa, ona göre.. Çünkü bir arkadaşım daha var yanımda..’ dedim..
Geldi, Bahaddin’le bindik arabaya.. Bahaddin’e şöyle bir baktı arkadaş, ‘Dayı sen de hoş geldin’ dedi. Arkadaşın evine Corweiler mıntıkasındaki evine gittik. Biraz sohbetten sonra.. Bahaddin de söze girince.. Ona o zamana kadar, ‘Bu dayı bizim konulardan pek haberi yoktur herhalde..’  havasını yansıtarak bakanlar, evsahibi Muş’lu arkadaş, hayretle dinledi-dinledi ve ‘Yahu, âbi, seni dinlerken, nerdeyse, Abdulhamid Muhacir’in kitablarını okur gibi bir duyguya kapıldım..’ deyiverdi..
Tabiî, Abdulhamid Muhacir’in,  Bahaddin’in olduğunu lisan-ı münasible söyleyince, konuşmanın seyri daha bir farklılaştı ve saatlerce süren bir sohbete dönüştü.) 

*

Afganistan’da geçen yaz yapılan başkanlık seçiminde Hâmid Karzaî’nin karşısındaki aday olan Dr. Abdullah Abdullah’la görüşmek üzere 21 Şubat 2010 günü, Paris’e giderken,  Münster’den Mücahid Yıldız’la geldiler, (benim Paris’e daha önce gitmiş olmam dolayısiyle) beni de almak istediler. Ben de, ağabeyimin torunu olup başörtüsü meselesinden dolayı üniversite tahsiline Köln’de devam eden ve psikoloji okuyan yeğenim Şûle’yi alıp, Paris’e gitmiş ve o görüşme sonrasında, Paris’i saatlerce birlikte gezmiştik. Ancak öğle sonrası, namaz kılmak için Paris Büyük Camii’ne gitmek istediğimizde, Filistin’le ilgili bir gösteri dolayısiyle güvenlik güçlerinin yolları kesmesinden dolayı oraya yaklaşamamış, uzakta Tunus’lulara aid bir başka mescid’i bildiğimden oraya gitmiş, ama, oranın da restore edilmek için ibadete kapalı olduğunu görünce yeni bir mescid aramaya koyulmuştuk.. Arabayla dolaşırken, başlarında beyaz takkeleriyle  Afrikalı siyahî kardeşlerimizin bir yerden çıktıklarını görünce, ‘Tamam, bir mescid  bulduk..’ demiştik. 
Gerçekden de,orası Çad müslümanlarının bir mescidi idi.

Ama, yanımızda yeğenim olan hanım kızımızı görünce.. (Ki , İslamî tesettür içindeydi, tabiatiyle), Çad’lı kardeşlerimiz   ‘La femme!  La femme!.  /Kadın!.. Kadın!..’  diyerek, yeğenimin mescide girmesine izin vermemişlerdi. Meğer, onların örfünde kadınlar mescide giremezlermiş.. Ve bu örfü Paris’te de sürdürüyorlarmış.. 

Tabiatiyle beklemediğimiz bir tabloyla karşılaşmıştık.. Türkiye’de örtüsünden dolayı üniversiteye giremeyen kızcağız, Paris’te ise, Afrikalı Müslümanlar tarafından, mescid’e bile sokulmuyordu. Yeğenim de haliyle son derece rencide olmuştu. Ama, ona, Müslümanların mahallî örf ve âdetlerinin Paris’te bile devam ettirilmesinin böyle ilginç sahnelerini mesele yapmamayı tavsiye etmiş ve ‘Sen git namazını arabanın içinde kıl, biz namazımızı kılar geliriz’  demiştim. 

Ancak, 50-60 kişilik küçük bir mescide gittiğimizde başka bir tabloyla karşılaşmıştık.. Mescidin kilimlerinin üzeri o kadar  çör-çöp ve tozla kaplıydı ki, rahatça secde edemiyeceğimizi gördük. Ancak elektrik süpürgesi veya başka bir normal süpürge de yoktu.  Siyahî kardeşlerimiz, beyaz müslümanların mescidlerine gelmelerinden memnun idiler.. Ancak, şimdi onları rencide etmeden , önce o mescidi temizlemeliydik..      

Kilimlerin köşelerinden tutup dışarıya çıkarmaya başladık.. Çadlı kardeşlerimiz, ne yaptığımızı anlamadılar, ‘Ne yapıyorsunuz?’ diye karşı çıkmaya çalıştılar.. Sonra gördüler ki, mescidi  temizliyoruz, mahcub oldular, teşekkür ettiler..
Evet, rahmetli Bahauddin’le Paris’ten de böyle bir hatıramız vardı..)

*

Afganistan’a gitmeden önce, Nisan başında da, Avusturya-Linz’deydik, Âkif Emre ve İbrahim Karagül birlikte, bir kaç gün boyunca..

Bahauddin, orada, yakında Afganistan’a yine gideceğini, İHH adına bir yetimhane tesis etmek üzere, bir yer alındığını, karşılaşılan nice bürokratik engellere ve işbilmezliklere rağmen, epeyce yol aldıklarını heyecanla anlatmıştı.. Karşılaştığı  tahammül edilmesi imkânsız sanılan nice yoksulluklar içindeki mazlum insanların ve hele çocukların çektiklerini anlatırken, gözleri dolar, boğazı düğümlenirdi..

Aynı şekilde Gazze’yi, Bosna’yı anlatırken de..

Geçen Kurban Bayramı günlerinde, Bosna’ya gidince,  Sırbistan’a da geçtiklerini ve  müslüman olmayan yoksulun yoksulu bir çingene köyünü gördüklerini ve bir-kaç sığır kesip halka dağıttıklarını ve onların bundan dolayı ne kadar mutlu olduklarını anlatırken hepimiz duygulanmıştık. 

Evet, bu da bir ‘müellefe-t-ul’qulûb’ / kalblerin kazanılması yöntemi değil miydi?

Âkif"in, "Kanayan bir yara gördüm mü, yanar taa yüreğim,/ Onu dindirmek için tekme yerim, çifte yerim.." mısraının günümüzdeki canlı örneğiydi Bahauddin..  Ve bu hassasiyet ve heyecanlarını hiç yitirmemiş nâdir insanlardandı.. Hele genç insanlarla nasıl da sıcacık gönül bağı kurabiliyordu, imrenirdim.. Avrupa’ya geldiğinde, nerede olduğunu takib etmek de pek mümkün olmazdı.. Bir gün Bosna’dan çıkar, bir gün Avusturya’dan veya Almanya’nın değişik yerlerindeki dostlarının yanından..

Ayrıca, kendisini kritize etmeye, süzgeçten geçirmeye de hazır, "geçmişte veya bugünlerdeki değerlendirmelerinden yanlış bulanlar var mı?" diye samimiyetle sorardı; benim de, niceleri gibi kendisine de sorduğum üzere.. O sırada  İran Belûcistanı’nda yakalanan ve İİC’deki uygulamalara "Sünnîlik" adına karşı çıkmak gerekçesiyle yaptığı/yaptırdığı kanlı terör eylemlerinin, yüzlerce mâsum insanın mescidlerde bile öldürülmesinde aslî âmil olarak suçlanan A.Mâlik Rigî"nin yakalanmasından sonra yazdığı yazı üzerinde de bir değerlendirme yapmıştık.. 

*

Bu arada, Bahauddin, geçmişte müşterek dostumuz olan bir arkadaşın bir yazısını görmüş, hemen Köln’e, yanıma gelmişti. Kızgın ve kırgındı.. Çünkü o eski müşterek arkadaş, İslam kardeşliği anlayışına kesinlikle aykırı olan bir kavmiyetçi- ırkçı anlayışa kaymıştı.. ‘Ağabey, şu Afganistan’a gidip geleyim, inşaallah, İstanbul’da onu bulacağım ve yakasından tutup, ‘Biz birbirimize ne zamandır kavmiyetçi duygularla bakmıştık? Nedir bu, kürd-türk ayrışımı? Haram değil mi bu?’ diye soracağım’ diyordu.. 
Afganistan’a gitti, ama dönüş nasib olmadı. Üstelik, Afganistan dönüşünde, sionist İsrail rejimi tarafından uygulanan Gazze Ablukası’nı barışçı yöntemlerle kırmak için yola çıkma hazırlığı içinde olan ‘Mavi Marmara Seferi’ne katılacağını söylüyordu. 
Tahran’ın dondurucu kış gecelerinde, ısıtılması mümkün olmayan mekânlarda, yer minderleri üzerinde, battaniyelere sarılıp, (rahmetli refikamın yaptığı) çorba veya çaylarla ısınmaya çalışarak, Bahauddin ve Necdet Yaylalı ile, sabah namazı saatlerine kadar süren nice tartışma ve değerlendirmeleri yaptığımızı da hatırlardık..

Yeni yazdığı bir romanında, fakir"i de söz konusu edeceğini söylemiş ve onları bana göstermek istemişti de, "O zaman "iadeli taahhüdlü" gibi olur, içinden nasıl geçiyorsa öyle yaz.."  demiştim.. O romanının taslağını yeni tamamladığını söylemişti.. Bir daha n’oldu, bilmiyorum.

*

Evet, -bu satırların yazıldığı saatlerde, henüz uçağa ulaşılamadığından- en ağır ihtimali gözönünde bulundurarak, Bahauddin kardeşimin gıpta edilecek bir âkıbetle karşılaştığına olan inancımı siz okuyucularla paylaşayım dedim..
Bahauddin, "Her yolculuk bir yeni dünyaya açılır.." derdi..
Yine öyle oldu..
Bir yeni yolculuğa çıktı.. Bizim coğrafyamızdan olup, yaralı Afganistan coğrafyasını ve toplumunu en iyi bilenlerden olan Bahauddin Yıldız, ömrünün son 30 yılında hep derinden derine meşgul olduğu Afganistan ile olan ilgisini, sonunda o topraklarda noktalamışa benziyor.. Eğer dünya hayatındaysa, muhakkak ki çok zor şartlar altındadır..
Yok, dünyamızdan ayrılmışsa, o zaman da kendi sözünün tasdikçisi durumunda, yeni bir dünyaya açılmış demektir, ebediyet âlemine..

*

Hatırıma, Adnan Menderes"in idâm hükmünün açıklandığı son karar günü geldi..

O düzmece yargılamalarda, idâm talebiyle yargılanan Maarif Vekili (Eğitim Bakanı) Tevfik İleri"ye müebbed / ömür boyu hapis verildiği açıklanınca, Tevfik İleri acı bir şekilde tebessüm etmişti.. Ve o zaman, o uyduruk mahkemenin reisi, "idâmdan kurtuldum diye nasıl da gülüyorsun.." demişti..

O  zaman Tevfik İleri, "Hayır, ona gülmüyorum.. Kaderin cilvesine gülüyorum..  Yola birlikte çıkmıştık.. O gidiyor, ben kaldım, geride.." diye karşılık vermişti..

Şimdi Bahauddin’le 40 yıl gerilere uzanan gönül beraberliğimize baktığımda, ben de öyle diyorum.. 
"Ay ışıdı, yıldızlar uzakta.. Kaldık şu kara toprakta.."

*

Aslında, herkes, "ilahî takdir"in belirlediği bir zamanda dünyaya gelir ve yine onun belirlediği zamanda gider..

Biz, bu gibi durumlarda, "erken oldu, daha çok gençti vs." deriz. Halbuki, her şey tam da yerli yerinde, zamanında olmaktadır. Ancak, bizim "Erken oldu.." gibi hayıflanmalarımız, gerçekte, sevdiklerimizden ayrılığın ve onların hizmetlerinden mahrum kalışımızın tepkileridir..

Bahauddin, bir ömür boyu kendini adadığı ümmet anlayışına ve ümmetin ve bütün insanlığın hizmetine göre yaşamak idealine büyük çapta bağlı kalan bir yiğit müslümandı..

Onu, inandığı dâvânın tâvizsiz bir ferdi olarak, kendini bir ömür boyu adadığı yolda, en zor ve çetin şartları cana minnet bilerek hareket eden bir gönül adamı olarak bildiğime bir daha şahidlik ediyor ve hayat yolculuğunu örnek olacak şekilde güzel tamamladığı kanaati ile rahmetler diliyor, böylesine bir düzgün hayata imrenenlerden de onun ruhu için dualar istiyorum.
Sözü, merhum Erdem Bayezid"in mısraları üzerinde Afgan dağları değişikliği yaparak bağlıyorum: 
 
"Bir ay doğdu geceden, oy oy
Karanlığın ağzında ölümün sesi!
 
Afgan dağları kar ile boran
Vâdilerin koynunda ölümün sesi!
 
Ezo gelin durmuş bakar yollara
Umudun ardında ölümün sesi!
 
Bir ihtimal daha var
Umuttan da öte, ölümün sesi!

*

Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm,
Ölümsüzlüğü taddık, bize ne yapsın ölüm.."


 

Ferman Karaçam

Yıldızlar Göğün Süsüdür

Emin BATUR

Bahattin Abi ile Ankara-İstanbul Seyahati

Ömer LEKESİZ

Bahattince Bir Ufuk

Selahaddin Eş ÇAKIRGİL

Bahauddin (Bahaddin) YILDIZ'ın, bir 'gönül eri'nin ardından

Arif ALTUNBAŞ

Aydınlık Savaşçıları

Ziyaretçi Defteri
Yükleniyor
Yükleniyor...